Hürmüz Boğazı’ndan Kıbrıs’a: Türkiye’nin Stratejik Rolü
Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler ve Türkiye’nin bölgedeki rolü üzerine detaylı bir analiz.
ABD’nin temel hedefi, Hürmüz Boğazı’nın güvenli bir şekilde işlemesini sağlamak ve İran’ın nükleer programını yeni bir anlaşmayla sınırlamak olarak öne çıkıyor. Bu diplomatik hedefe ulaşmak için askeri baskı, en önemli araçlardan biri olarak kullanılıyor.
Ortadoğu’daki son gelişmeler birbirleriyle bağlantılı bir yapı sergiliyor. İran’ın askeri güçle etkisiz hale getirilmesi, Hürmüz ve Babü’l Mendeb boğazları üzerindeki çatışmalar ve Suriye, Lübnan ile Kıbrıs meseleleri, artık aynı jeopolitik zincirin halkaları haline geldi. Tüm bu gelişmeler, ABD’nin en büyük rakibi Çin’e yönelmeden önce ‘arka bahçesini’ istikrara kavuşturma çabası olarak değerlendiriliyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın gizli nükleer tesislerine yönelik sert açıklamaları, Körfez’deki askeri hareketlilik ve Suriye yönetimine yeni bir rol verilmesi, Washington’un bölgede askeri işgal yerine yeni bir güvenlik mimarisi kurma çabalarını gözler önüne seriyor. Bu mimarinin merkezinde yer alan ülkelerden biri ise Türkiye.
Yeni Hedef: Kazma Dağı
İsrail istihbaratına göre, İran, uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri Kazma Dağı’nın altındaki tünellere taşımış durumda. Uluslararası basında yer alan haberler, İran’ın bu tesisi, 2020 yılında Natanz’daki sabotaj sonrası daha korunaklı bir merkez olarak inşa ettiğine dair iddialar içeriyor. Son 15 ayda bölgede yoğun kamyon trafiği, yeni tüneller ve güçlendirilmiş güvenlik önlemleri dikkat çekiyor. Tünellerin 90 ila 140 metre derinliğe ulaştığı ve sert granit tabakanın mevcut sığınak delici mühimmatlara karşı önemli bir koruma sağladığı belirtiliyor.
Bu haberler, Trump’ın “Kazma Dağı’nı ortadan kaldıracağız” açıklamalarıyla birleştiğinde, İran’a yönelik askeri operasyonun yeni hedefinin ne olacağını da ortaya koyuyor.
Babü’l Mendeb Boğazı’ndaki Gelişmeler
Hürmüz’deki belirsizlik sürerken, dikkatler Babü’l Mendeb Boğazı’na çevrildi. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası ilan etmesi ve Arap koalisyonunun boğazı açık tutmak için gerekli tedbirleri alacağını açıklaması, yeni bir cephe olasılığını gündeme taşıdı. Babü’l Mendeb’in kapanması durumunda küresel petrol arzında yaklaşık yüzde 7’lik bir kayıp yaşanabileceği öngörülüyor. Bu nedenle, Kızıldeniz hattında ABD’den ziyade İngiltere ve Fransa’nın daha belirgin bir rol üstlenmesi bekleniyor.
Kara Harekatı Tartışmaları
Bölgede dikkat çeken bir diğer gelişme ise karşılıklı askeri sevkiyatlar. İran’ın Huzistan üzerinden Kuveyt sınırına yakın bölgelere askeri birlikler kaydırdığı bildiriliyor. ABD ve Körfez ülkeleri, İran’ın Kuveyt’e yönelik olası bir kara harekâtına hazırlandığını değerlendirirken, ABD’nin Irak’ın Fao Yarımadası üzerinden sınırlı bir kara operasyonu seçeneğini masada tuttuğu da konuşuluyor. Ancak mevcut tablo, Washington’un geniş kapsamlı bir işgali ilk tercih olarak görmediğine işaret ediyor. Böyle bir operasyonun askeri maliyeti ve siyasi sonuçları oldukça yüksek. ABD’nin asıl hedefi, Hürmüz’ün güvenli bir şekilde işlemesini sağlamak ve İran’ın nükleer programını sınırlamak gibi görünüyor.
Burada Türkiye’ye biçilen rol ise ‘geri durması’ olarak tanımlanıyor. Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan övgüyle bahsederken, Türkiye’nin ABD-İsrail’in İran müdahalesine karşı Tahran’ın yanında yer almamasını istediğini de belirtiyor. İran Dışişleri Bakanı Arakçi’nin açıklamaları da, ABD’nin İran’a karşı ‘kara gücü’ olarak kullanmak istediği Kürt grupların, Ankara’nın uyarıları nedeniyle böyle bir operasyona katılmaktan vazgeçtiklerini ortaya koyuyor.
Trump, Ankara’daki son NATO toplantısına katılımını, Erdoğan’ın ev sahipliği yaptığı için gerçekleştirdiğini ifade etti. Her adımını ‘kâr-zarar’ hesabına göre atan Trump, Ankara’daki zirveye katılımının, Türkiye’ye F-35 savaş uçağı ambargosunu kaldırabileceği sinyali vermesinin bir ‘bedeli’ olabileceğini belirtiyor. Bu bedelin ne olacağı ise belirsizliğini koruyor. İran, bu bedel olasılıklarından biri olarak öne çıkıyor.
Trump’tan Suriye ve Lübnan’a Yeni Görev
Trump’ın Beyaz Saray’da Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile yaptığı görüşme ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed El Şara hakkında kullandığı ifadeler dikkat çekiyor. Şara’nın ‘Hizbullah’a karşı mücadele etmek istediğine’ dair cümleler, Trump’ın İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah’la baş edemediği durumları Suriye’deki yeni yönetime ‘ihale etme’ niyetinde olduğunu gösteriyor. Washington’un hedefi, yalnızca Hizbullah’ı zayıflatmak değil, aynı zamanda İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan lojistik hattını tamamen kesmek. Bu nedenle, Hizbullah’la mücadelenin yalnızca İsrail tarafından değil, Lübnan ordusu ve yeni Suriye yönetimi üzerinden yürütülmesi planlanıyor.
Bu durum, Türkiye açısından başka bir ‘bedel’ olarak değerlendirilebilir. Trump ve ekibi, Suriye’deki El Şara yönetiminin ‘hamiliğini’ fiilen Ankara’ya vermiş durumda. El Şara’nın Lübnan’daki Hizbullah’a karşı gireceği her türlü askeri ‘macera’, doğrudan Türkiye’yi de etkileme potansiyeline sahip. Böyle bir senaryoda Türkiye, kendi güvenlik öncelikleri dışında şekillenen yeni bir bölgesel denklemin parçası olmaya zorlanabilir. Senaryonun adını açıkça koymak gerekirse, İsrail’i koruma görevinin zımnen Şam ve Ankara’ya yıkılma ihtimali söz konusu.
Kıbrıs Dosyası Yeniden Gündemde
Trump’ın son dönemde artan ‘Türkiye sevgisinin’ ardındaki bir başka ‘bedel’ ise Kıbrıs olabilir. Ortadoğu’daki askeri hareketlilik sürerken, Doğu Akdeniz’de de dikkat çekici diplomatik gelişmeler yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a yapacağı ziyaret, sıradan bir diplomatik temas olarak değerlendirilemez. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi tarafından adada çözüm sürecini yeniden başlatmayı amaçlayan kapsamlı bir plan hazırlandığına dair haberler, Kıbrıs meselesinin yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındığını gösteriyor.
Kıbrıs dosyasının hareketlenmesinin zamanlaması da dikkat çekici. Hürmüz’de enerji güvenliği, Babü’l Mendeb’de deniz ticareti, Lübnan ve Suriye’de yeni güvenlik düzeni konuşulurken, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın da aynı stratejik paket içinde ele alınması ihtimali güçleniyor. Bu süreçte Türkiye üzerindeki diplomatik baskının artması ve özellikle Kıbrıs konusunda daha esnek, daha tavizkar bir çözüm modeline yönelmesi yönünde Washington’dan baskı gelmesi olasılığı göz ardı edilmemeli.
Enerji koridorları, Doğu Akdeniz güvenliği ve NATO’nun güney kanadı birlikte değerlendirildiğinde, Kıbrıs dosyasının yalnızca iki toplum arasındaki bir müzakere başlığı olmaktan çıkarak daha geniş bir jeopolitik pazarlığın parçası haline gelmesi mümkün.
Türkiye İçin En Büyük Risk: Dosyaların Birleşmesi
Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken nokta, Ortadoğu’daki krizlerle tek tek uğraşmak yerine, bu krizlerin aynı pazarlık masasında birleşme ihtimalidir. Washington’un önümüzdeki dönemde Türkiye’den aynı anda birden fazla konuda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istemesi olasılığı göz ardı edilmemelidir. Bunlar arasında; Suriye’de Hizbullah’ın hareket alanının sınırlandırılmasına destek verilmesi, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta yeni diplomatik sürece katkı sağlanması, enerji koridorlarının güvenliğinde daha fazla rol üstlenilmesi ve İran’a yönelik baskı politikasında NATO müttefiki olarak daha görünür bir pozisyon alınması gibi başlıklar öne çıkabilir.
İran krizinin derinleşmesi durumunda, Ankara’nın siyasi, lojistik, istihbari veya güvenlik alanlarında daha fazla taraf olmaya zorlanabileceği açık. Ortadoğu’daki yeni dönem, yalnızca İran’ın nükleer programının geleceğini belirlemekle kalmayacak, aynı zamanda enerji koridorlarını, deniz ticaret yollarını, Doğu Akdeniz’in güvenlik mimarisini ve NATO’nun güney kanadını da yeniden şekillendirecek. Türkiye, bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. Dikkatli olma zamanı.




